2 Eylül 2011 Cuma
Bu hayat benim!
Sabah uyandı ve kafasında bir sürü şey vardı yine. Bomboş olması gereken zihni yine taşıyabileceğinden daha da fazlasıyla doluydu. Gelecek kaygısı onu avcuna almış aylardır eritiyor ve şekillendirerek bambaşka bir insan haline büründürüyordu. Aynanın karşısına geçti ve baktı uzunca bir süre taa gözbebeklerinin içine. Bu ben miyim ? Ben kimim? sorularını sesli olarak haykırdı. Bu kendisi değildi, içindeki o iki kişilikten kötü olandı bu. Sahici olan değildi.
Peki ya öyleyse neden sevmediği kişiliğe bürünüyordu, buna nasıl engel olamıyordu. Sabah kahvesini içerken bunları düşündü. Ben nasıl bu hale geldim ? Eline bir kalem ve kağıt aldı artık yapmaması gerekenleri yazdı. Zamanı iyi kullanamıyordu ve bu onda stres yaratıyordu, ailevi belirsizlikler vardı bu onda stres yaratıyordu, gelecek kaygısı başlı başına stres yaratıyordu. Böyle nereye kadar devam edebilirdi ki ? Herşeye stres, stres... Kontrolden çıkmış bir şekilde aniden sinirleniyor ve sonra üzülüyordu.
Yaşamak istediği hayatı yaşayamamasındandı belki de. Hepimize dayatılmış bir düzenin içinde kendisinden beklenenleri gerçekleştirmek için çabalarken kendi isteklerini unutmuştu. Oysa o bunları istemiyordu, tekdüze bir iş hayatı, evlilik, her gün aynı geçen hayat...
Bu değildi onun isteği. O bambaşka bir yolda ilerlemek istiyordu hayatında sanat olsun, fotoğraf olsun sinema olsun ama kesinlikle bu tekdüze hayat olmamalıydı. Gitmeliydi buralardan... Viyana'ya gitmeliydi, orada Nietzsche'nin son dönemlerinde yürüdüğü yollardan geçmeliydi, onun bir türlü geçmek bilmeyen migren ağrılarını, insanlardan buz gibi soğumasını, iletişime kapalı olmasını, sonsuz yalnızlık isteğini anlamalıydı orada.
Bir fotoğraf makinası yeterdi ona bol bol fotoğraf çekerdi, belki aşık olurdu birine güzel bir hayatı olurdu. Onun için aşkın dini, dili, ırkı önemli değildi sadece insan olsundu. Ama bunları anlatsaydı ailesine verecekleri tepkiyi çok iyi biliyordu ''Bu kapıdan içeri adımını atamazsın!''
Daha ne kadar ertelenecekti ki bu hayaller, yaşanmak istenen hayat... Hiçbirşey beklemiyor, zaman hızla geçiyorken daha fazla kaybedecek vakti yoktu yaşamak istediği hayatta olmak için.
Bir fesleğen saksısı, bir fotoğraf makinası ve bilmediği, tanımadığı insanların olduğu, bilmediği bir şehirdi istediği. Öyle çok paraya falan gerek yoktu bunlar kafiydi başlangıç için. Ama bunları yapacak cesareti yoktu, ona sorulmadan ona biçilmiş bir hayat vardı ve bu hayatı yaşamasını istiyorlardı.
Avazı çıktığı kadar bağırdı; bu hayat benim lan bu hayat benim, çekin ellerinizi benim hayatımdan!
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder